Elâlem Ne Der?
İnsan, dünyaya kendi hikâyesini yazmak için gelir; ne var ki çoğu zaman eline verilen kalemle değil, başkalarının uzattığı silgiyle yaşamayı öğrenir. Daha ilk adımlarında kulağına aynı cümle fısıldanır: "Elâlem ne der?" Ve o günden sonra hayat, insanın kendi sesini aradığı uzun bir yolculuğa dönüşür.
Ne gariptir... Kimi zaman bir elbisenin rengini, kimi zaman seçilecek mesleği, kimi zaman sevilecek insanı, hatta kurulacak hayalleri bile bu görünmez mahkemenin kararına bırakırız. Adını bilmediğimiz insanların hükmü, kendi vicdanımızın sesinden daha gür çıkmaya başlar.
Oysa "elâlem" dediğimiz şey, çoğu zaman rüzgâr gibidir. Bugün sizin pencerenizi çarpar, yarın başka bir sokağın tozunu savurur. Dün sizi konuşanlar, bugün başkasını konuşur. Fakat onların birkaç dakikalık merakı uğruna vazgeçtiğiniz hayaller, bir ömür yüreğinizde sessizce yaşamaya devam eder.
İnsanların dilinden kaçmak mümkün değildir. Doğru yapsanız da konuşurlar, yanlış yapsanız da... Başarsanız kıskanırlar, vazgeçseniz küçümserler. Demek ki mesele sizin nasıl yaşadığınız değil, onların konuşacak bir şey aramasıdır.
Belki de asıl cesaret, alkışlanacak bir hayat yaşamak değil; vicdanın huzuruyla yaşanmış bir ömrü omuzlayabilmektir. Çünkü insan, başkalarının gözünde büyüyerek değil, kendi içinde doğrularına sadık kalarak olgunlaşır.
Öyleyse ömrümüzü, adını dahi hatırlamayacağımız insanların geçici hükümlerine emanet etmeyelim. Zira hayat, "Elâlem ne der?" korkusuyla ertelenecek kadar uzun; pişmanlıklarla taşınacak kadar da hafif değildir.
Belki de artık değiştirmemiz gereken tek cümle şudur: "Elâlem ne der?" yerine "Vicdanım ne der?"
Çünkü insanın en güvenilir aynası, başkalarının bakışı değil; kendi vicdanının sessiz ama şaşmaz sesidir.