IHLAMUR kokusunun pencere aralıklarından içeri süzüldüğü akşamları özledim.
İncir ağaçlarının gölgesinde büyüyen çocukluğumuzu, meyve dallarına uzanırken dünyanın bütün mutluluğunu avuçlarımızda sandığımız günleri özledim.
Demir bahçe kapılarını sarıp sarmalayan gülleri, yeşile hasret kalmasın diye bahçelerini hortumla sulayan ev sahiplerini özledim.
Yaz sıcağında toprağa düşen suyun kokusunu, o kokunun insana verdiği huzuru özledim.
Mahalleyi özledim...
Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirinin derdiyle dertlendiği mahalleleri özledim.
Kapısı çalınmadan girilen evleri, anahtarı komşuda bırakılan güveni, akşam ezanıyla birlikte evlere dağılan çocukları özledim.
Balkondan balkona uzanan sohbetleri özledim.
Bir tencerede pişen yemeğin birkaç eve birden ait olduğu günleri özledim.
Düzgün giyinmeyi zarafet sayan beyefendileri, ince zevkiyle dikkat çeken hanımefendileri özledim.
Selamı eksik etmeyen komşuları, ihtiyaç duyulduğunda kapısını çekinmeden çalabildiğimiz insanları özledim.
Kırk yamalı yürekleri özledim...
Yamayarak çare olan; terziyi, kunduracıyı özledim.
Kışın ellerimiz uyuşuncaya kadar kartopu oynadığımız sokakları özledim.
Eve döndüğümüzde ellerimizi ısıtan sobaları özledim.
Siyah-beyaz televizyonların karşısında toplanan kalabalıkları özledim.
Görüntü netleşsin diye dama çıkan babaları, aşağıdan "Tamam, öyle kalsın!" diye bağıranları özledim.
Mahalle bakkalını özledim.
Deftere yazılan borçları, ay sonunda değil, insanlık hesabında ödenen dostlukları özledim.
İlk aşkları özledim...
Kalbimizin yerinden çıkacak gibi attığı o heyecanları...
Bir tebessümü günlerce hatırlatan masum duyguları özledim.
Hayalleri özledim. Henüz kırılmamış umutları...
Geleceğin herkese biraz daha cömert davranacağına inanılan günleri özledim.
Kötü bir habere birlikte ağlayan, birlikte dua eden insanları özledim.
Gelen güzel bir haberin bütün mahalleyi sevindirdiği zamanları özledim.
Kaldırımları işgal eden büfeleri, gazete, ekmek kokularını özledim.
İYİLİK CEVHERİ
İNSAN, konuştuğu şeyin dünyasında yaşar.
Sürekli karanlıktan bahsedenler, bir süre sonra ışığı göremez hale gelir.
Sürekli kötülüğü dillendirenler ise farkında olmadan kötülüğü hayatlarının merkezine yerleştirir.
Ne zaman iki kişi bir araya gelse; geçmişe, bugüne ve yarınlara dair kendi milletimizi eleştiriyor, eksiklerini sayıyor, kusurlarını büyütüyor.
Sanki bu topraklarda hiç dürüst insan kalmamış, sanki vicdan tamamen yok olmuş, sanki merhamet ve ahlak tarihin tozlu sayfalarında unutulmuş gibi...
Evet, yozlaşma var.
Evet, bencillik var.
Evet, üçkağıtçılık ve dolandırıcılık var.
Fakat bunlar insanımızın tamamı değil.
Hala sözünün eri insanlar var.
Hala komşusunun derdiyle dertlenenler var.
Hala kimse görmeden iyilik yapanlar, yetimin başını okşayanlar, emanete sahip çıkanlar, harama el uzatmayanlar var.
Sevgili okurlarım! ...
Kötülük gürültülüdür; sesi çok çıkar. İyilik ise sessizdir.
Bu yüzden kötülük daha görünür! Görüneni parlatıp, daha da belirgin hale getirmenin hiç kimseye faydası yok.
Toplum, bir süre sonra konuştuğu şeyin rengini alır.
Sürekli çürümüşlükten bahseden bir toplum, zamanla umudunu kaybeder.
Umudunu kaybeden toplum ise kendini düzeltme iradesini de kaybeder.
İyiyi büyütmenin yolu, sadece kötüyü teşhir etmek değildir.
İyiyi görünür kılmak, iyiyi anlatmak, iyiyi örnek göstermektir.
Çünkü insan, önünde duran örneğe benzemeye meyleder.
Ben kendi adıma her daim derim ki: "Benim çevremde bir tane kötü insan yok."
Çünkü ben insanların kusurlarından çok güzel taraflarını görmeye çalışıyorum.
Her insanın hatası olur! Fakat onu sadece hatasından ibaret görmek adalet değildir.
Her insanın içinde bir iyilik cevheri vardır. Mesele, o cevheri görmek ve parlatabilmektir.
Zira karanlığa sövmek, hiçbir şeyi değiştirmez!
Fakat küçücük bir ışık yakmak, karanlığın hükmünü sona erdirmeye yeter.
Toplumlar da insanlar gibidir!
Kusurlarıyla değil, güzelliklerle ayakta kalırlar.
Bize düşen vazife, kötülüğün reklamını yapmak değil; iyiliğin şahitliğini yapmaktır.
SİİRT PUSULA HABER














